Geçmiş, uzun ve derin günü hatırlatan bir gece daha. Daha doğru bir ifade ile sabah… Eskiler o kadar da eskimemiş olmalı ki bir çay bardağında buluyorum onları. Umutsuz bekleyişin temel nedeni neyi beklediğini bilmemek olmalıdır. Bir dönüşü mü yoksa bir bitişi mi beklemekteyiz.
Gecenin ıssız sokaklarından yine yalnız pastaneye sığınıyorum. Bu defa cinayet araçları yanımda bulunmuyor. Bu defa ölen kimse yok. Bir kişiyi kaç kere öldürebilirsin? En fazla üç kere…
Kilometreler kat edildikten sonra yorgunluk hissetmemek tuhaf bir durum içerisinde oluşun en önemsiz belirtisidir.
Vazgeçiş, bir anda ortaya çıkan bir karar değildir. Bunun için sayısız acı tat, birkaç tatsız tekrar gerekir. Bu karara kendini inandırma aylar sürebilir. Vazgeçişten vazgeçişin gerçekleşmesi için ise olağan üstü bir şeyin olması mı gerekmektedir? Bir dönemin olağan olanı, bir süre sonrasının olağan üstü olanı olabilir mi? Kısa sürede bu değişimin olmasına sebebiyet olan nedir? Böyle bir durumun olması veya olmaması kendi hislerimizi ne kadar etkilemelidir? Hislerin etkilenmesi durumunda bunun esasında bizlerin değil, bir başkasının düşüncelerine veya hislerine bir tepki olacağını ifade etmek çok yanlış olmasa gerek. Peki hislerimiz değişimlerden etkilenmeden tepkisellik ile paralel olarak hareket ediyorsa…
Herşey bir tarafa geleceği çok net şekilde görüyorum. Buna rağmen kararsızım. Zanzibar’da Türkçe konuşmaya çalışan bir zenci kadar gerçek dışıyım.
Wagner’in karısı
19. yüzyıl Almanya’sına damgasını vuran bir beşli çetedir: Goethe, Stein, Bismark, Nietzsche ve Wagner! Özelllikle nihilist feylesofla, üstat müzisyenin gençlik üstündeki etkisi acayiptir. Nietzsche ve Wagner, Alman gençliğini uçurmuşlardır. bu arada Nietzsche, Wagner’in karısına bayılmaktadır ve fakat bunu Wagner ve Alman gençliği bilmemektedir.
Pangermanizm, yani Alman ırkçılığı, ya da daha kauçuk kaplama bir deyimle, özüne dönme tufası, 1890 yıllarının en “hardrock” tiriplerindendir. Pangermanizm, belirli bir dünya görüşü yumurtlar, bu görüş gelişerek “nasyonal sosyalizm” kibar adıyla kitaplara geçen, faşizmin ebesi olur. Richard Wagner o sıralar 77 yaşındadır, çüküyle olan kavgası dinmiş, hırsını pianolardan almaktadır. Firedrich Nietzsche ise henüz 46 yaşındadır ve kafası hala çüküne çalışmaktadır.
Ayrıca Wagner’in karısı çok acayip güzeldir. Karısı güzel Wagner’in etkisi yalnızca sanatçılığıyla sınırlı kalmaz. Yapıtlarına konu edindiği özgün bir Alman mitologyası yaratır ve Alman halkını bu masal dünyasına sürükler. Atalarımız walkyrie’ler, wotan’lardır muhabbeti, Almanları akdeniz ve greko-romen kültür ve mitologyasından çıkarıp, kendi yarattığı ve icabında hristiyanlığa da karşı çıkan felsefi, uçuk bir danyaya sokar. Karısına yeşillenilmesi, artık Wagner’in bile dikkatini çeken Nietzsche’in felsefi ağırlığı, Wagner’in hristiyanlığa kafa tutan görüşünden gelişir.
Sürülerin ve tutsakların dini olarak kabullendiği hristiyanlığa saldırır. Onun mistik dünyasında, insanüstü bir insanın yaratılması düşüncesi filizlenir. Herşeyden daha güçlü bir insan düşünür. Bu düşünce “bir Alman düyaya bedeldir” biçiminde somutlaşınca, Yahudilerin az biraz subunlaştırılması olayına doğru rayına oturur Almanya.
Bir kereden bir şey olmaz, diye düşünen Nietzsche, bayan Wagner’e resmen ve çok acayip bir biçimde asılmakta, ilk fırsatta onu becerebilmek için bin dereden su nakliyesinde bulunmaktadır ki, Nietzsche’nin ne kadar kararlı bir adam olduğunu bilen Wagner, karısını alarak başka bir kente göç eder. Elbette en çok, Nietzsche bozulur bu taşınmaya:
-Kentimizi niçin terkediyorsunuz üstat Wagner?
Wagner sırıtarak yanıtlar pos bıyıklı filozofu:
-Öyle buyurdu zerdüşt!”


Senaryoda adı geçmeyen adam… İsmi geçmemesi için illaki erkek olması gerekmez. Ama erkek olmasının bu durumda etkisi vardır. Kadınlara yönelik uygulanan anlamsız pozitif ayrımcılık neticesinde kadınlar senaryoya muhakkak girer. Kendinden bahsedilmeyecek kadar değersiz kişi ancak bir erkek olabilir. Şimdi çıkıp da bir travesti “bizden de bahsedilmiyor” diyebilir; haklıdır ve de hakkıdır.
Doğa’nın güzellik özünden yarattığı ve yaratma yeteneğine sahip olan tek canlı, kadın. Bu özellik Tanrısallığın yanında getirdiği kutsiyet ile görünmez bir taç gibi saçlarının aralarında bulunmaktadır.
Elle tutulmayan, gözle görülmeyen, kokmayan, tadı olmayan var olmayandı aşk. Ta ki kadının, korumazsız erkeğe yarat, kalbinde beni yarat, aşkı yarat emrine kadar sürdü yokluğu. Artık çok yakınında, her an kalbinde, aklında. Hissedebiliyor, koklayabiliyor ve dokunabiliyordu. Hatta bazen öpüyordu aciz erkek.
Uzun zamanın dudaklarda kısalıp “seni seviyorum” sözcüklerinde birikmesi, gözlerde kendini görüp saatin donması, eller aracılığı ile hayata temas edebilmek işte mutluluk bu olsa gerek yanılgısı beyni işlevsizleştiriyor yavaş yavaş… Mutluluk yanılgısı, onu kaybetme korkusunu doğurur. Elini tuttuğunda bırakacağın korkusu, gözlerine bakarken göz kapaklarının kapanma korkusu, suni mutluluk araçları birer korku motifine dönüşecektir.
Kadın ağusunu savunmasız erkek hücrelerine başarı ile enjekte etmiştir.
Anlamsızlaşan satırlar bulaşıp gidiyor kâğıda; hala utanmadan devam ediyor akmaya. Bu mürekkep lekelerine anlamlar yükleyip, beyinlerde canlandırmak şizofreni burada başlıyor.
Anlam nerede aranmalıdır?
Yüksek bir binanın en tepesinden henüz atlayan kişinin kalp çırpıntılarında mı yoksa yukarıdan üzerine doğru düşmekte olan birini gören kişinin nabızlarında mı?
Ölüm anı ne gariptir; gizlenmiş olan gerçekleri ortaya çıkarır. Bir cesuryüreği ödleğe çevirir ölüm. Maskeler düşer…
Lat Menat Uzza!
Ne oluyor lan bana
En son kendisinden bahsedilmeyen kişiden bahsetmeye çalışıyorduk; bir türlü bahsedemedik.
Neden bahsedilmiyor bu kişiden?
Kim lan bu adam?
Doğa, sonu olan parçalardan oluşan sonsuz bir bütündür. Geriye ne kalıyorsa başlar ve biter.
Gerekirse ben sana ulaşırım
Özlemek mi? Sadece bir boşluk halindesin.
Uzun vakittir boşluk dahilinden bir yokluk sunmaktayım. Neticeten sık sık olamasa da zaman zaman karalamanın bir zararı yoktur diye düşünüyorum. Varlık ve yokluk arasındaki durumun tepkisel bir farkı olarak da değerlendirilebilir bu karalamalar. “Hala yaşıyorum”un Sanskritçesi olduğu da iddialar arasında yer bulmakta… Algı meselesi elbette haricilerin takdir ve idrakına sunuldu.
Ne yazıktır ki henüz son bulan bir şey yok ve direnen bir beden var.
Östümden ütti cangızlık
Açum hätta yuk saga
Mınavnı itünkü alıg
Endi mağa tiyme
Geçmişin sokaklarında sana rastladım
Karanlık bir kuytuya saklandım
İzledim iç çekerek gelecekten
O gözleri görünce hemen tanıdım
Hani gelecekte beraber olacaktık
Şimdi senden yarına sığınıyorum
Çok uzun sürmüyor
Düne düşüyorum
Aklıma sen düşüyorsun
Bana yalnızlık düşüyor
Gece olunca evinin önünden geçiyorum
Sen sessiz uyuyorsun
Olsun ben orada olduğunu biliyorum
Olsan da sen benden habersiz
Zamansızca neden burada olduğum sorusu
Geliyor davetsiz
Varlığını hissetmek istiyormuşum
Öyle diyor kalbim
Kalp konuşmaz diyorum
Susuyor
Sanki az önce konuşan o değilmiş gibi
Söz geçiremiyorum ki hiç ona
Sanki bana değil sana ait
Senin için çarpıyor
Senin için duruyor
Duruyor
Bir tanıdık önümde bitiyor
Ne yapıyorsun burada bu saatte be adam demeye getiriyor
Bir yabancının uyanmasını bekliyorum.
Bozkırda bir avuç atlı göründü. Aralarından birinin kam olduğu belliydi. Hemen arkalarından iki atın çektiği bir yük arabası bulunuyordu. İçerisinde koyun derisi ile sarılmış bir bebek cesedi bulunuyor. Öndeki atlılar da onu gömmek için yer arıyorlar. Öğle vaktini epey geçmişti güneş artık son ışınlarını yolluyordu dünyaya. Bir tepe üzerine çıktıklarında kam burada durmalarını söyledi. Herkes atından indi. Kam davulunu çalmaya başladı. Küçük bir çukur kazıldı ve ceset bunun içerisine yerleştirildi. Mezarın başına bir bebek heykeli dikildi. Kam artık vecde varmış, ruhu tengri tahtına ulaşmıştı. Kamın ilahileri neticesinde tengri alkışını vermiş, bebeğin ruhu tanrı dağlarına ulaşmıştı.
Kam heykelin başında bir tütsü yaktı ve üç defa şu sözleri tekrarladı:
-Kalan halkına, yurduna iyilik olsun. Ölenin canı temiz, arı olsun!